sezinlegez.com

Balkanlar II

Zaman : 25 Temmuz-3 Ağustos 2014
Rota     : Belgrad»Kotor»Perast»Budva»Durmutor Milli Parkı»Priştine
Bütçe  : 420 €
Gezi Detayı
Yapmadan Dönme
Galeri
Video
 
2.Balkanlar Seferi: Balkanlar Hayran Bırakmaya Devam Ediyor!

Belgrad

Tarihinde, 160 yıllık Türk egemenliği dönemi bulunan Sırbistan topraklarının günümüzdeki halini alması bir sürecin sonucu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin 1992'de dağılması sırasında sadece iki ülke (Sırbistan ve Karadağ) Yugoslavya devletini sürdürmeyi kabul etmiş. 1992'de Yugoslavya Federal Cumhuriyeti olarak adlandırılan ülkeler, 2001 yılında Yugoslavya adını kaldırarak Sırbistan-Karadağ adını almış. 2006 yılında Karadağ'ın referandumla bağımsızlık kararını alması ise günümüzdeki Sırbistan Cumhuriyeti'ni oluşturmuş. Karışık ve kanlı Balkan tarihine ise hiç girmemekte fayda var. Zira çıkış biraz zor olabilir...
Bizim gibi, bayram tatilini vize derdi olmayan bir ülkede değerlendirme amacındaki birçok Türkle başlıyor yolculuğumuz İstanbul'dan Sırbistan'ın başkenti Belgrad'a. Gezdiğimiz yerlerde de vatandaşlarımızın eksikliğini hiç hissetmiyoruz sağdan soldan kulağımıza çalınan türkçe kelimelerle...
Nispeten kısa bir uçak yolculuğu sonrası Belgrad'a varıyoruz. Havaalanındaki exchange atm'sinden bir miktar yerel para olan sırp dinarı bozdurarak yola çıkıyoruz. 1 euroya karşılık 110 dinarla algıda yaşanan bocalama, Sırbistan'da olduğumuz süre boyunca bizimle oluyor (zamanında 6 sıfırlı paralarımız da turistlerin algısıyla bolca oynamıştır diye yaad ediyoruz).
Havaalanından şehir merkezine ulaşım gayet kolay. 15 euroya bizi şehire götüreceklerini söyleyen taksicilerin arasından sıyrılıp 72 numaralı otobüse biniyoruz (bilet fiyatı:300 dinar, süre:45 dakika). Sava Nehri'nin üzerindeki köprüden geçip kent merkezine varırken otobüs, Kalemegdan'ın ağaçları ve St.Michael Katedralinin çan kulesi görülüyor. Sanki eski kent merkezi, yabancı konuklarına ben bu taraftayım der gibi.

I. Dünya Savaşı'ndan önce ithalat-ihracat ticaretine yoğunlaşmış eski bir endüstri bölgesi olan Savamala'da hostelimiz. Eski kent merkezine, otobüs ve tren terminaline çok yakın ve son dönemde popüler olmaya başlamış bir bölge. Biraz zor da olsa sora sora hostelimizi bulduktan sonra, geleneksel "çantaları fırlat, şehrin sokaklarına dal" etkinliğimiz gerçekleşiyor. Yokuş sokaklarda kafamıza göre gezerken önce sebze haline rastlıyoruz. Genellikle yaşlı kadınların sebze meyve sattığı bir pazar...

Nostaljik tartılarıyla sebze pazarı


Yola devam ettiğimizde kendimizi meşhur Moskva Otel'in önünde buluyoruz. 1968'den beri devlet tarafından koruma altında olan bina, Belgrad'ın en bilinen simgelerinden biri. II.Dünya Savaşı'nda, şehir Nazi'ler tarafından ele geçirildiğinde Gestapo bu binaya yerleşmiş ve merkez ofis olarak kullanmış. Rusya'yı çağrıştıran isminden hoşlanmadıkları için oteli, Hotel Velika Srbija olarak adlandırmışlar. Moskva Otel'e ulaşarak aslında eksi kent merkezinde görülecek yerlerin çoğunun bulunduğu ana aksa ulaşmış oluyoruz.

Moskva Oteli


Tuna Nehri yönüne doğru ilerleyerek Cumhuriyet Meydanı'na varıyoruz (Trg Republike). Meydanın ortasındaki Sırbistan Prensi Knez Mihailova'nın heykelini, Ulusal Tiyatro ve Ulusal Müze binaları çevreliyor. Meydandan devam ederek Belgrad'ın, İstiklal Caddesi olarak tanımlayabileceğimiz Knez Mihailova Caddesi'ne ulaşabilirsiniz. Trafiğe kapalı, mağazalarla ve güzel tarihi binalarla dolu bu cadde, şehrin en hareketli caddesi. Ama biz şimdilik bu caddeden devam etmiyoruz yolumuza ve Cumhuriyet Meydanı'ndan yukarı doğru, Skadarlija Caddesi'ne gidiyoruz. Belgrad'ın ikinci en popüler caddesi olan Skadarlija da trafiğe kapalı. Bohem bölgesi olarak adlandırılan bu bölge; 19.yy'da bohem, şair ve artistlerin favori mekanıymış. Ağaçlı yolları, güzel kafe ve restoranlarıyla keyifle gezilebilecek bir mahalle.

Bohem bölgesinden nehre doğru bilinçsizce yürüyerek Kalemegdan'a varıyoruz. Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği yerde bulunan Belgrad Kalesi ve Kalemegdan Park, adeta eski kent merkezini sonlandırıyor. 1. ve 18. yy'lar arasında yapılmış Kalemegdan'da; kale, hayvanat bahçesi, askeri müze ve Damat Ali Paşa'nın türbesi bulunuyor. Kalenin nehri selamlayan meydanında Victor Anıtı bulunuyor. Uzun bir sütun üzerinde; bir elinde kılıç diğer elinde şahin olan çıplak bir savaşçı heykeli Tuna ve Sava nehirlerini selamlıyor. 1928'de açılmış olan bu heykel; I.Dünya Savaşı sonrası yıkılan eski ve tutucu hükümdarların feodal ve kölelik düzenine karşı zaferine adanmış. Huzurlu, güzel bir zaman geçirmek veya sadece gün batımını izlemek için bile mükemmel bir yer Kalemegdan. Birleşen Sava ve Tuna nehirleri, karşımızda yeni kentin yükselen silüeti ve ormanla kaplı War Island manzarasıyla İstanbul'da karşıladığımız güneşi, Belgrad'da uğurluyoruz.

                                                                     Tuna ve Sava Nehirlerinin birleştiği yerde Kalemegdan manzarası 


Kalemegdan'dan dönüş yolunda; Belgrad'ın meşhur ve hareketli caddesi Knez Mihailova Caddesi'ni gezme sırası geliyor. Canlı müzik yapan müzisyenler, mağazalar ve insanlarla keyifli bir yürüyüşü, sokaklara konulmuş bir masada sonlandırıp ilk Sırp biramızı yudumluyoruz (Lav ve Jelen heryerde bulabileceğiniz Sırp biraları). Günboyu gezerken farkettiğimiz bir durumu, orada oturup etrafı izlerken kesinleştiriyoruz; herkes çok güzel, yakışıklı, uzun boylu, iyi giyimli ve bakımlı.
Ertesi gün sabah ilk işimiz tren garına gidip Podgorica'ya bilet almak ama biletlerin günlük satıldığını öğrenince bu işi ertesi güne bırakıp bilmediğimiz sokaklardan şehrin üst kısımlarına doğru ilerliyoruz. Kahvaltılık birşeyler ararken karşımıza bir pekara çıkıyor. Çeşit çeşit börek satan pekara'ları bizim fırınlarımız gibi düşünebiliriz. Böreklerimizi alıp yürüyüşe devam ediyoruz ve gördüğümüz bir parkta aldıklarımızı yemeye başlıyoruz. Yandaki bankta oturan genç bir kadın bizle muhabbete başlıyor. Muhabbete direkt İstanbul'dan başlıyor bizim Türk olduğumuzu anlayarak. Beyrut'ta da başımıza gelmişti bu durum; alt yazılı olarak yayınlanan Türk dizileri sayesinde türkçeyi biraz çözmüşler ve konuşurken arada kulaklarına çalınan kelimelerle çözüyorlar hangi dili konuştuğunuzu. Türk dizisi furyası Sırbistan'a da bulaşmış durumda. Bilboardlarda Muhteşem Yüzyıl, Yer Gök Aşk ve Ezel'in reklamlarını görüyoruz bolca. Bu arada Amerika'dan sonra en fazla dizi ihraç eden ülke olduğumuzu bir yerden duymuştum ama bilimsel bir kanıt veya link sunamayacağım size:)
Turumuza St.Marc's Church ve St.Sava Temple'la devam ediyoruz. St.Sava Katedrali Dünyadaki en büyük Ortodoks kilisesi ve Sırbistan'daki Ortodoks kilisesinin kurucusuna ithaf edilmiş. Belgrad'ın en bilinen simge yapısı olan bu beyaz mermer kaplı katedral görülmeye değer yapılardan biri.


St.Sava Katedrali


Tuna Nehri'nde Kano Keyfi
Bugünlük şehir tutumuzu burada sonlandırıp hostelimize geri dönüyoruz ve mayolarımızı giyip Tuna nehrinde kano yapmak üzere Sava nehri kıyısından ilerliyoruz. Gezdiğimiz bölge; bizim hostelin de bulunduğu Savamala bölgesi. Nehir boyunca ilerlerken; bazısı boş ve yıkık, çoğu da restore edilerek şık cafe/barlara çevrilmiş tek katlı binaların önünden geçiyoruz. Zamanınız olursa, bisiklet ve yaya yollarıyla Sava nehri boyunca uzanan bu parkurda gezmenizi ve sonrasında bu cafe/barlardan birinde Sava'ya karşı oturmanızı öneririm. Hatta biraz daha iç kısımlara gidip eski taş binaları, grafiti dolu merdivenleri, binaları görmenizi tavsiye ederim.

                                           Savamala bölgesinden bir örnek


Hostelde gördüğümüz kano ilanının izinde "The Great Belgrade Quest"in mekanı olan sahilde demirli bir tekneye gidiyoruz. Kano turumuzun rehberi Peter, kanoya dair ilk tedirginliğimizi alıp bunları kürek ve can yelekleriyle değiştiriyor. 3 kanoyla Great War Island'ın etrafında, adanın ucunda bulunan Lido plajına gitmek üzere nehirde süzülüyoruz. Nehir düşündüğüm kadar temiz görünmüyor... Yüzmeyi düşünmüştük buraya gelirken ama suyu görünce bundan vazgeçiyoruz. Lido plajına doğru tekne trafiği artıyor. Teknelerinde keyif yapan veya plajda yüzen (adanın ucu daha temiz gibi duruyor) insanlar biraz şaşkın şaşkın bize bakıyor, el sallıyor, selamlıyorlar. Bu beklenmedik ilgiyi Peter'a soruyorum çok mu garip kanoyla nehirde tur atmak diye. Pek sık yapılan birşey olmadığını söylüyor. Böylece bu ilginin sebebi anlaşılıyor. Kanoları sahile çıkartıp plajda dinleniyoruz. Karşımızda Zemun manzarası, arkamızda orman... War Island, ismini stratejik konumundan dolayı almış. Gerek kuşatma gerekse savunma amaçlı büyük öneme sahip ada, tarihte bu amaçla sıkça kullanılmış. 1521'de Belgrad'ı kuşatan Türkler'in Belgrad kalesine saldırıları da bu ada üzerinden yapılmış. 2002 yılında balıkların doğal yumurtlama alanı ve kuş gözlem yeri olarak ilan edilen adada yapılaşma kesinlikle yasak.

                                                                 Tuna Nehrinde kano keyfi.


Çok keyifli geçen kano turu, İstanbul'da da kano alalım ve boğazda gezelim tarzı fantastik fikirlerle son bulurken dönüş yolunda önceden gördüğümüz kafelerden birine oturup yorgunluk biralarımızı içiyoruz. Orada otururken şuana kadar hiç başıma gelmemiş birşey oluyor; 15'er dakika arayla mekana gelen iki kişi masamıza geliyor ve türkçe konuştuğumuzu duyup yanımıza geldiklerini, Türk Konsolosluğunda çalıştıklarını gezimizin nasıl geçtiğini, bir ihtiyacımızın olup olmadığını soruyorlar. İlk defa karşılaştığımız böyle bir duruma hepimiz biraz şaşırıyoruz. Mekandan ayrılırken yanlarına gidip teşekkür etmeyi ihmal etmiyoruz. Hostele dönerken önünden geçtiğimiz bir mekandan çok güzel canlı müzik sesi kulağımıza geliyor. Önündeki terası tıklım tıklım dolu olan mekanda biraz bekleyerek boşalan masalardan birine geçiyoruz. Mekanın adı Mikser House. Terasında canlı müzik yapılan mekanın binasına girdiğimde 'burası tam benlik!' diyorum. Yüksek tavanlı eski bir garaj binası; sergi mekanı, restoran ve bara dönüştürülmüş. Bir kenarda restoranın servis mutfağı, bir kenarda tasarım ürünler, bir kenarda masalar sandalyeler... Heran herşeye dönüşebilen, modern balkan tasarımlarını bulabileceğiniz bir mekan. Ayrıca Mikser Festival adı altında heryıl gerçekleştirilen bir festival de düzenliyorlarmış. Gece veya gündüz (mümkünse ikisinde de) bu mekana göz atmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Nikola Tesla Müzesi
Belgrad'ta son günümüzün planı belli; sabah erkenden Podgorica'ya gidiş biletlerimizi almak, sonrasında Nikola Tesla Müzesini gezmek ve buraya gelmeden önce yaptığım araştırmalarda birçok kişi tarafından tavsiye edilen 2 numaralı tramvay ile şehir turu yapmak. Ama tren garındaki sistem arızası tüm planları değiştiriyor. Uzun süre bekliyoruz garda ama hiçbir değişiklik olmuyor. Artık gişedeki kadınla bakışlarla anlaşır duruma geliyoruz. Tekrar geri gelmek üzere Tesla müzesine doğru şehrin üst kısımlarına gidiyoruz. Müzenin olduğu semt çok güzel; ayrık nizam, özel bahçeli, bakımlı villa veya apartmanlarla hemen kendini farkettiriyor. Türk konsolosluğu da bu bölgede bulunuyor. Tesla müzesinin önü kalabalık. Müzeye seans seans belli sayıda ziyaretçi alıyorlar. 1 saat sonraki ziyaretçi grubu için alıyoruz biletlerimizi ve iki gruba ayrılıp tekrar tren garına, bilet peşine düşüyoruz. Sistem gelmiş! Biletlerimizi alıp tekrar müzeye gidiyoruz. Çok küçük bir müze Nikola Tesla müzesi. Açıkçası fizikçi veya özel ilgi sahibi değilseniz tüm o aletleri ve bilgileri sindirmek biraz zor oluyor. En akılda kalıcı ve güzel gösteri ise Tesla Bobini oluyor. Elektriğin kablosuz iletilmesini sağlayan aletin çalışmasını göstermek için gönüllü ziyeretçilere florosan lambalar veriliyor ve hiçbir duya takılmamış iki ucu da açıkta olan bu lambalar bobinin çalışmasıyla yanıyor.

                                                          Tesla bobiniyle küçük bir gösteri


Tren bileti ve Tesla müzesi için düşündüğümüzden fazla zaman harcadığımız için 2 numaralı tramvayla tur planımızı gerçekleştiremiyoruz. Belgrad küçük bir şehir ve heryere yürüyerek rahatlıkla gidiliyor. Belki tramvayın güzergahını 3 gün boyunca zaten gezdik bile.

Sırbistan-Karadağ Tren Yolculuğu
Geliyoruz bu gezinin en zorlu geçeceğini öngördüğüm kısmına; Belgrad'tan Karadağ'ın başkenti Podgorica'a kadar sürecek olan tren yolculuğu. İnternetten yaptığım araştırmalarda; çok uzun süren ve eski Balkan trenleri ile yapılan bu yolculuktan efsane olarak bahsediliyordu. 400km'den uzun olan, 254 tane tünelden, 435 tane köprüden (198 metre ile dünyanın en yüksek tren yolu köprüsü olan Mala Rijeka bu köprülerden biri olmak üzere) geçen tren yolu; Avrupa'nın en güzel manzarasına sahip tren yolundan biri olarak kabul ediliyor. Buradaki endişe ise kötü koşullar ve yolun uzunluğuydu. Zira 1950'lerden beri pek yenilenmeyen trenler ve 12 saat rötarsız (ki genelde rötar oluyormuş) tren yolculuğu kafamdaki soru işaretleriydi. Ama Belgrad'tan Karadağ'ın güneyine giderken pek seçeneğiniz yok.

                                                                   Tren camından manzaralar


Önceki gece Belgrad'taki fırtına ve yağmurlu hava, trende de bizi takip ediyor. Trende hiçbir yerde ışık yanmadığını batan güneşle karanlığa gömülünce anlıyoruz. Camda, yağmur damlalarının çizdiği yolları arada çakan şimşekler aydınlatıyor. Sabah, yarı açık gözlerle yanından geçtiğimiz gölleri ve dağları hayranlıkla izliyoruz. Gün iyice aydınlandıkça manzaranın o müthiş renkleri de oturuyor. Podgorica'ya vardığımızda geçirdiğimiz tren yolculuğunun süresini hesaplıyoruz; 16 saat! Forumlarda, bloglarda okuduğumdan daha da uzun geçiyor yolculuk. Ama kortuğum gibi kötü geçmiyor. Trende hareket halinde gezip dolaşarak, insanlarla konuşarak, fotoğraf çekerek ve uyuyarak geçiyor zaman. Trenin pis olduğunu da söyleyemem. En azından bizim Doğu Ekspresi'ni Eskişehir-İstanbul arasında bile deneyimlemiş olanların Balkan treninden çekinmesinin gereği yok:)

Dünya'nın en yeni ikinci ülkesi olan Karadağ'ın başkenti Podgorica'ya vararak gezimizin Sırbistan kısmını tamamlamış oluyoruz. Belgrad'da bizim yapmaya zaman bulamadığımız fakat size tavsiyede bulunabileceğim şeyleri de eklemem gerekirse;

*Ada Ciganlija: 8 mil kum sahille çevrilmiş yapay ada; ormanlık alan, bisiklet yolları, restoranlar, golf kursları ve diğer spor aktiviteleri sunuyor. Keyifli, rahat bir zaman geçirmek için gidilebilir.
*Old Zemun: Çok hızlı olarak sadece küçük bir kısmını gezebildiğim için üzüldüğüm eski bir bölge. Bir zamanlar Belgrad'tan bağımsız başka bir kent olan Zemun; dar sokakları, taş evleri ve kiliseleriyle görülmeye değer tarihi bir bölge. Ulaşım belediye otobüsüyle yaklaşık 1 saat sürüyor.

*Belgrad'ın gece hayatının oldukça hareketli olduğunu birçok yerde okudum. Sava Nehri kıyısındaki gece klüplerine uğramayı listenize ekleyebilirsiniz. Ayrıca İspanyol bir arkadaşım Mr.Stefan Braun adlı bir gece klubünü önermişti, onun yalancısıyım:)
*Yemek için tipik Sırp restoranları olan "kafana"ları tavsiye ederim. Belgrad'taki ve Avrupa'daki ilk kafana 16.yüzyılın sonunda Türkler tarafından açılmış. Kafanaların nasıl yerler olduğunu daha iyi anlamak için küçük bir rehber niteliğinde şu özelliklerini sıralamış Sırplar;

-Yemek siparişi vermek zorunda değilsiniz. Sadece içmek için de gidebilirsiniz.
-Izgara etinizin suyuna ekmeğinizi banarken veya dirseklerinizi masaya koyarken etraftan rahatsız edici bakışlar görmezsiniz.
-Garsonlar ilk adlarıyla çağrılır.
-Gülme,duygusal patlamalar gayet normaldir.
-Yemekler iyidir ama asla fevkalade değildir.
-Masalar insanların sosyalleşmesi için birbirine yakındır.

Görüldüğü gibi kafanalar; gayet samimi ve salaş yerler. En ünlü kafanalar olarak şunları tavsiye edebilirim;

Tri šešira (üç şapka)
Dva Jelena (iki geyik)
Šešir Moj(şapkam