sezinlegez.com

Evora

Portekiz’de Saklı Bir Köşe; Evora

“Burada yaşarım ben!” dediğim favori ülkem Portekiz’de küçük bir yerleşime götürüyorum şimdi sizleri...

İki haftalık Portekiz gezimin artık sonlarına yaklaşmışım. Kuzeyden (Porto’dan) başlayıp güneye (Lizbon’a) uzanan rota birkaç gün sonra tekrar kuzeye, dönüş yoluna yönelecek. Ama Portekiz notlarımın arasında bir şehir adı daha var; Evora. Lizbon’un doğusunda bulunan Evora’nın adını neden ve ne zaman bir kenara not almışım hiç bir fikrim yok... Bir zamanlar, bir yerlerde Portekiz ile ilgili okumalar yaparken bir kenara yazmaya laik görmüşsem vardır birşey diyerek, ne ile karşılaşacağımı bilmeden düşüyorum yola.

Yola çıkmadan önce sadece bir hostel adı ve adresi olsun yanımda diye internetten merkezi konumda bir hostel bulup not ediyorum defterime. Lizbon’dan yaklaşık iki saatlik yolculuk sonrası akşam üzeri varıyorum Evora’ya. Kent merkezinin tren garından 15-20 dakika yürüme mesafesinde olduğunu öğrenince sallana sallana, etrafı izleyerek yürümeye başlıyorum. Sanırım pazar günü olduğu için sokaklar bomboş, doğru yolda olup olmadığımı soracak biri bile yok. Tam “bir felaket oldu da tüm insanlık yok oldu ve hayatta kalan tek ben miyim acaba” diye fantastik Hollywood senaryosuna bağlayacakken durumu, karşıdan gelen iki kişi görüyorum. Hemen yanlarına gidip merkezi soruyorum; panik yok, doğru yoldaymışım hatta varmak üzereymişim...

Kısa süre sonra Evora’nın kalbi Giraldo Meydanı’na varıyorum. Etrafı beyaza boyalı, tarihi taş binalarla çevrili sevimli meydanın en baskın yapısı; çan kuleleriyle daha da yükselen St.Antoa Kilisesi. İsmini bir kenara yazdığım hostel hemen bu meydanda. Omuz omuza vermiş binaları gözümle tarıyorum ve işte orada hostel! Üst kata çıkıp resepsiyondaki görevliyle konuşuyorum, yer var ve hostel de gayet temiz, düzgün... Karar verilmiştir, anahtarımı alıp odama geçiyorum.

evora-1.jpg
Evora'nın ana meydanı Girolda. (foto kaynak: wanderingwagars.com)


Sabah odamda uyanıyorum. Odam dediysem de sadece bana ait değil. Ranzalarla yatakhane şeklinde düzenlenmiş odamı; bozulmuş yataklardan anladığım kadarıyla sadece iki-üç kişi ile paylaşıyorum ama kendileri yok piyasada. Yavaşça doğruluyorum yataktan. Perde hafifçe dalgalanıyor açık camdan. O dalgayla güzel bir melodi de kulağıma varıyor. Hafifçe gülümsetiyor ve “ne güzel! birileri sabah açmış radyoyu müzik dinliyor.” diye geçiyor içimden. Üzerimi değiştirip kahvaltı yapmak için çıkıyorum odadan. Tipik bir hostel kahvaltısı... Masaya dizilmiş kahvaltılıklardan dişime göre olanları almaya başlıyorum. Görevli terasları olduğunu ve orada da yiyebileceğimi söylüyor merdivenleri göstererek. Hazırladığım tepsi ile beyaz badanalı dar merdivenden terasın kapısına, gün ışığana doğru ilerliyorum. Merdivenlerden çıktıkça biraz önce odada kulağıma çalınan melodiyi tekrar duymaya başlıyorum. Hatta basamaklarla yükseldikçe daha da artıyor müzik. Terasın kapısına varınca o kadar güzel bir süprizle karşılaşıyorum ki o sabahı ve o kahvaltıyı “unutulmaz anılar” listesinin üst sıralarına taşıyor. Küçük terastaki iki masadan birinde bir kadın, bir erkek oturuyor. Önlerindeki kahvaltı tepsileri onlara bakıyor, onlarsa çaldıkları arp ve kemana. Küçük terasın manzarası da en az bu canlı müzik kadar etkileyici; St.Antona Kilisesi’nin çan kuleleri, beyaza boyalı evler, meydanın arkasında sıra sıra dizili tek katlı binaların turuncu kiremit denizi... O sabah kahvaltıma; arp ve çok sevdiğim keman melodileri, UNESCO Dünya Mirası Evora’nın tarihi kent dokusu ve bolca serotonin eşlik ediyor!

evora-2.JPG
UNESCO Dünya Mirası manzaralı, arplı, kemanlı kahvaltım!


İşte hiç birşey bilmeden geldiğim Evora’da günüm böyle başlıyor. Sırada Evora’ya dair bilgilerimi ve anılarımı arttırmak var. Beyaz badanalı evleri birbirine bağlayan arnavut kaldırımlı dar sokaklarda başlıyorum bu şirin ortaçağ yerleşimini keşfe.

evora-3.JPG
Evora'nın turuncu kiremit denizi ve bendeniz.


Çok tipik bir mimarisi var Evora’nın. Beyaz badanalı evleri; pencere ve kapı kenarlarındaki sarı boyalar ve yer yer de tipik Portekiz seramiği “azulejos” süslüyor. Tabii ki dökme demirden yapılma küçük balkonları da unutmamak lazım. Binaların çatıları ise eski tarz kiremitlerle kaplanmış. Kiremitler arasında yer yer çıkan yeşillikler ve yosunlar; bu dalgalı, turuncu denize küçük yeşil-sarı tonlar ekliyor.

evora-4.JPG
Evora'nın şirin sokakları.


Beyaz sokaklarda gezinirken birden karşıma bir su kemeri çıkıyor. Evlerin üzerinden geçen (veya evlerin altına inşa edildiği) bu su kemeri; Evora’nın 9 km kuzeyinde bulunan nehirden şehir merkezine su taşımak için 1500’lü yıllarda kral III. Joao tarafından yaptırılmış (bonus bilgi; Joao çok tipik bir Portekiz ismidir). Mimar olarak seçilen kişi ise Lizbon’daki meşhur Belem Kulesi’nin de mimarı Francisco de Arruda.

evora-5.JPG
Evora'nın ortasından geçen su kemeri ve Evora'nın tatlı sakinleri:)


56 bin nüfuslu bu küçük yerleşim günümüzde Portekiz’in çok bilinen şehirleri arasında yer almasa da tarih böyle söylemiyor... Kökleri Roma dönemine kadar uzanan Evora; Portekiz kralının yaşamak için burayı seçtiği 15. yüzyılda parlak bir dönemdeymiş. 16. yüzyılda ise Portekiz’in en eski ikinci üniversitesi olan Evora Üniversitesi’nin burada açılmasıyla eğitim konusunda da önemli bir merkez haline gelmiş.

evora-6.jpg
Evora Üniversitesi. (foto kaynak: luxegetaways.com)


Peki Evora’nın önemi bunlarla bitiyor mu? Hayır. Arkeolojik açıdan önemli bir yapıyı daha barındırıyor Evora; Diana Tapınağı. İber Yarımadası’nda yani İspanya ve Portekiz sınırları içerisinde en iyi korunmuş Roma tapınağı olma özelliğine sahip tapınak; 1755 yılındaki büyük Lizbon depreminden (şiddeti richter ölçeğine göre 8.5-9.0 arası olduğu tahmin ediliyor) sonra bile kısmen ayakta kalmayı başarmış antik bir yapı.

evora-7.jpg
Diana Tapınağı. (foto kaynak: getyourguide.com)


Tek başıma yaptığım Evora turumu burada bitirip arkadlı yollardan geçerek yine Girolda Meydanı’na varıyorum. Bilirkişi olarak iki Portekizli ile buluşup bir de Evora’yı onların gözünden ve sözünden keşfetmek için. İlk olarak Couchsurfing’den iletişime geçtiğim Joana ile buluşup öğlen yemeği yiyoruz. Sonra Nuno da bize katılıyor ve kısa bir Evora turuna başlıyoruz. Yolumuzun üzerindeki Diana Tapınağı’na tekrar gidip arkeolojik alanın anlam ve önemini pekiştirdikten sonra Jardim Publico’ya götürüyorlar beni ki ben tek başıma geziyor olsaydım belki de buraya gelmeyecektim bile. 1800’lü yıllarda yapılan Evora Halk Parkı; Evora’daki sakinlik ve huzuru bir üst seviyeye taşıyan bir yer. Parkın içinde ayrıca; 14.yüzyıldan kalma ortaçağ duvar kalıntıları, 16.yüzyıldan kalma Kral Manuel Sarayı ve yapımı geçtiğimiz yüzyıla dayanan “Sahte Kalıntılar” olarak da dürüstçe belirtilen taş kemerler ve duvarlardan oluşan kalıntılar da bulunuyor. Bu yıkıntılar arasında veya kemerlerin tepesinde gezen tavus kuşları görmeniz de kuvvetle muhtemel.

evora-8.JPG
Jardim Publico'daki sahte yıkıntıları mesken tutmuş tavus kuşları.


Parktan sonraki durağımız Portekiz’in en büyük ortaçağ katedrali Se Katedrali. Evora’nın en yüksek noktasına inşa edilmiş yapının silüetini şehrin birçok noktasından görmek mümkün. Yapımı 1250 yılında biten katedral tamamen granitten yapılmış etkileyici bir yapı. İçinde bir Dini Sanatlar Müzesi barındırmasıyla da farklı bir katedral.

evora-9.JPG
Arkada Se Katedrali'nin göründüğü bir sokak. 

 

Özellikle engin tarih bilgileriyle harika bir Evora rehberliği yapan Nuno, o gün doğum günü olduğunu ve akşam önce arkadaşlarıyla sonra da ailesiyle kutlama yapacağını söyleyip ikimizle de yeni tanışmasına rağmen bizi de davet etme inceliğini gösteriyor. Genç-yaşlı birçok sıcakkanlı Portekizli ile yiyip, içtiğim, muhabbet ettiğim veya herhangi bir ortak dil bulamasak da gülümseyerek bile anlaştığım çok keyifli bir akşam ile Evora gezimi sonlandırıyorum.

Ertesi gün yakın çevrede biraz oyalanıp tekrar Lizbon’a doğru yola çıkıyorum. Evora’da benim gitmediğim ama gitmeye değer başka yerlerden de bahsedip gidip gitmeme kararını size bırakacağım yerler de bulunuyor;

St.Francis Kilisesi: 16.yüzyılın sonlarına doğru gotik tarzda inşa edilen kilisenin en dikkat çekici özelliği içerisindeki şapel. Çevrede bulunan 43 tane mezarlık bu kıymetli arazilerin kullanılmasına engel olduğu için rahipler bu mezarlıktaki ruhlara da saygılı davranmak adına bu kemiklere de yer verecekleri bir kilise inşa etme kararı almışlar. Toplumun o zamanki değer yargılarına göre; kemikleri kapalı kapılar ardında tutmaktansa sergilemeyi daha uygun görmüş rahipler ve böylece içerisi tamamen insan kemikleriyle kaplı bu şapel meydana gelmiş. Kafatasları, kemikler ve tüm iskeletlerle dolu bu şapel biraz ürkütücü gelebilir ama kesinlikle çok farklı bir atmosfe.

evora-10.jpg
İnsan kemikleriyle kaplı şapel. (foto kaynak: atportugaltours.com)

 

Aldmendres Dolmeni: Evora’nın Stonehenge’i olarak tanımlanan alan M.Ö 5000 ile 4000 yılları arasında farklı periyotlarda yapılmış fakat 1966 yılına kadar keşfedilmemiş bir neolitik alan. Badem şeklindeki tek parça kocaman taşların iki halka halinde dizildiği bu alanın yapılış amacı hala gizemini korumakta. Evora’ya 16 km mesafedeki bu alana toplu taşıma ile ulaşmak maalesef mümkün değil, özel aracınız varsa yaklaşık yarım saatte bu arkeolojik alana ulaşabilirsiniz.

evora-11.jpg
Evora'nın Stonehenge'i badem taşlar. (foto kaynak: travel-in-portugal.com)

 

İki haftalık Portekiz gezimde güzel bir süpriz olarak karşıma çıkan Evora, Lizbon’dan haftasonu veya günübirlik bir gezi için bile gayet gidilesi ve keşfedilesi... Belki siz de bu yazıyı okuduktan sonra bir kenara “Evora” diye bir not düşersiniz ve belki de yıllar sonra kendinizi Girolda Meydanı’nda bulursunuz!